anadoluda ve mezopotamyada kurulan ilk devletler hakkında bilgi


Tüm dijital fotoğraf makinesi fırsatları için tıklayın !


MEZOPOTAMYADA KURULAN DEVLETLER                             

“Irmaklar arası” anlamına gelen Mezopotamya, Ön Asya’nın iki bü­yük ırmağı olan Dicle ile Fırat arasın­da, Toroslar’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan ülkedir. Bu ülke iki bü­yük bölüme ayrılır; aşağı yukan bu­günkü Elcezire’nin yerinde bulunan Yukan yahut Kuzey Mezopotamya; aşağı yukarı bugünkü Irak’a tekabül eden Aşağı ya da Güney Mezopotam­ya. Bu iki bölge arasındaki sınır iki ırmağın alüvyonlu ovaya girdikleri yerde, yani Bağdat’ın az kuzeyinde bulunur. Eski çağda Aşağı Mezopo­tamya’nın güneyine Sümer (Sinear) ülkesi; kuzeyine ise Akkad adı veri­lirdi.

SÜMERLER

Sümerler M.Ö. III. binyıldan önce Irak’ın güneyini yurt edinmiş, böl­genin kuzey bölümüne de tam anla­mıyla yerleşmemiş küçük bir kavim­di. Göçlerinin tarihi, nispi kronolo­jiye göre bile kesinlikle bilinemiyor.

Sümerler Irak topraklarım bin yıl­dan fazla bir zaman Sami Akkadlârla paylaştılar. Dünyada ilk defa ya­zıyı bulan ve yayan, yaşayış biçimle­rine uygun kanunlar yapan Sümerler, M.Ö. 1950 yıllarından başlayarak ta­rih sahnesinden ağır ağır çekildiler. Buna rağmen Sümerce Babil okulla­rında, İsa’nın doğumuna kadar oku­tuldu; Sümer ilahileri Babil tapmak­larında terennüm edildi. Babil yazı­sının tanınmasıyla Sümer dil ve ede­biyatı ve dünya görüşü Batı’ya yayıl­dı, Anadolu’da Hitit devletinin baş­kenti Hattuşaş okullarında Sümerce çalışıldı, aynı edebi motifler işlendi Ve bütün bunlar daha soma Mısır’a ka­dar uzandı.

Bu sebeplerle Ön Asya’daki yer­leşmeleri IV. binyıldan beri izlenebi­len çeşitli kavimler içinde Sümerlerin ayrı bir yeri vardır. Sümerler bu ay­rıcalığı o çağda öbür kavimlerin yük­selemedikleri bir kültür düzeyine ulaşmış olmalarına borçludur.’

Modern tarihlerde “ilk sülaleler çağı” yahut ”er sülale çağı” ya da “arkaik Sümer uygarlığı çağı” olarak gösterilen çağda, birtakım küçük şe­hir devletleri vardı. Sümer ülkesinde bugüne değin ciddi bir yöntemle araş­tırılmış şehirler, Ur, Uruk, Kiş, Eridu, Lagaş ve Nippur’dur.

IV. binyılın sonlarında ve III . binyılın  başlangıcında siyasi ağırlık mer­kezi bazen Kiş, bazen Ur, bazen de Uruk siteleri arasında yer değiştirir. Tarih belgeleri III. Kiş sülalesini ke­sin olarak belirler. Bu sülalenin en bü­yük hükümdarlarından biri Meşilim’di. Meşilim’den bir süre sonra, Ur şehri önemli bir şekilde kalkınır.

2500 yıllarına doğru, Lagaş (bu­gün Telloh) şehri ensileri (rahip kral) I. Ur sülalesini yıkarak Aşağı Mezo­potamya’nın büyük bir bölümüne hâ­kim oldular. Bu hükümdarlar bir yan­dan Lagaş’ın komşusu Umma ile ve diğer Sümer şehirleriyle;, öte yandan Elam ile sürekli mücadelelerde bulun­dular. Fakat bütün Sümer ülkesini ele geçiremediler.

M.Ö. 2350′de Lagaşlı Kral Uru- kagina Umma ve Uruk Kralı Lugai- zaggizi tarafından yenilgiye uğratılın­ca Lagaş’ın kudreti yıkıldı.

Lagaş’a karşı kazandığı bu başa­rıdan sonra Lugaizaggizi bütün Sü­mer ülkesini eline geçirdi, devlet mer­kezini Uruk şehrine taşıdı, Büyük bir fatih olarak nitelendi ve “ülkeler kralı” unvanını aldı.

Aşağı Mezopotamya’da hegemon­yanın Sümerlerden Samîlere geçme­sini sağlayan kişi Sargon (Şarrukin) adını taşımaktadır. Sar gon kendine merkez Olarak Aşağı Fırat kenarında Agade (Akkad) şehrini seçtiğinden bu devlet tarihte Akkad devleti adını ta­şır. Sargon Elam’dan Akdeniz kıyı­larına ve Anadolu içlerine kadar uza­nan büyük bir devlet kurdu ve “Dört kıta kralı” unvanını aldı.

Sargon’un devleti yaklaşık olarak iki yüz yıl, yani M.Ö. 2200 yılına ka­dar yaşadı. Devletin son zamanların­da yer yer isyanlar çıkmış ve bu yüz­den çok yıpranmıştı. Akkad hâkimi­yetinin devamı süresince canlı bir un­sur olarak yaşamakta devam eden Sü­merler yeniden kalkınmağa başladı­lar. Uruklular bu krallığa son darbe­yi vurdu.

Kuzeyli Gutiler ülkeyi işgal etti ve Gudea’mn geçici başarılarına rağmen ancak M.Ö. 2050 yılına doğru Sümer­ler ve Akkadların birliğiyle yenilebildi. Sümerler III. Ur sülalesiyle yine Sümer ve Akkad ülkelerinde yeniden yüksek bir medeniyet kurdular. An­cak M.ö 1950′de Samiler Elamlılarla birleşerek Sümerleri ortadan kaldır­dılar. Buna rağmen Sümer uygarlığı uzun süre bütün gelenekleriyle Mezo­potamya’da devam edecekti.

Aşağı Mezopotamya’nın bu par­çalanmış durumundan yararlananlar, Sümerler’den daha da eski bir uygar­lığa sahip olan Elamlılar oldu. Bun­lar Babil bölgesi hariç, bütün Aşağı Mezopotamya’yı ve Asur ülkesini hâ­kimiyetleri altına aldılar. Rim-Sin’in başarılan, çağdaşları üzerinde büyük etki yapmış ve o. devir Elam krallığı ebediyet için kurulmuş bir devlet ola­rak kabul edilmişti. Fakat olaylar bu­nu doğrulamadı ve o çağda henüz kü­çük bir şehir olan Babil’de iktidara gelen bir Amurru sülalesi Mezopotamya’yı Elamlılar’dan temizledi ve Elam’ı nüfuzu altına aldı.

 

BABİLLİLER

Bunu sülalenin en büyük kralı Hammürabi başardı. I. Babil devleti (M.Ö. 1830-1530) M.ö. II. binyılda Mezopotamya’da kurulmuş olan en büyük ve en iyi teşkilatlanmış devlet­ti. Sülalenin ilk kralı Şumu-Abum’dur (1830-1817). Ondan son­ra önemsiz krallar gelip geçtir ve so­nunda iktidara Hammürabi (1728; – 1686) geldi. Hammürabi, hiç şüphe­siz doğu tarihinin en önemli simalarından biridir. Bu kral İsin ve Larsa krallıklarını egemenliği altına alan Rim-Sin’i yenilgiye uğrattı, Asur ül­kesini eline geçirdi ve ülkesinin sınır­larım genişletti. Hammürabi, askeri seferlerden çok, iç yönetim işlerine’ önem verdi. En önemli çalışmaları da kültür alanında oldu. Bu kral zama­nında Mezopotamya’da ilk defa ger­çek anlamda merkezileştirilmiş bir birleşik devlet kurulmuştu. Hammu­rabi asıl ününe, bir kanunlar derleme­si meydana getirmesiyle ulaştı. Bu ka­nunlar derlemesinde medeni hukuk ve ceza hukukuyla ilgili üç yüz kadar madde vardı ve halkın birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini düzenlemek amacım güdüyordu.

Hammurabi’nin kudretli impara­torluğu, güçlü bir siyaset duyusu ve zekâ ile düzenlenmiş olduğu halde, si­telerin özgürlük eğilimine ve istilala­ra karşı Mezopotamyalı öbür impa­ratorluklardan daha dayanıklı olama­dı.

 

Dünyanın bu bölgesinin tarihi, ay­nı sebeple aynı sonuçlan meydana ge­tirdiği için aralıksız bir yenilenmedir.’ Daha Samsu-İluna’nın hükümdarlığının sonunda (1685 -1648) Eski Sümer ülkesinde bir ayaklanma patlak ver­miş; bir yandan da Hint-Avrupalı topluluklar, Kaşsitler, vaktiyle Gutiler’in indiği gibi Zagros’tan inerek imparatorluğun sınırlarına saldırmış­lardı. Bir yüzyıl boyunca Babil mo­narşisi istilacılara karşı savaştı. 1530′da Hatti kralının saldırısıyla or­tadan kalktı? Hint-Avrupalıların Ya­kındoğu’ya erişmelerinden ileri gelen büyük siyasi karışıklıklar dönemi de işte böyle başladı.

Sümerler piktografik (resim, yazı­sı) bir yazı sistemini 3000 yıllarında keşfettiler. Bu suretle icat edilmiş olan 350-400 kadar yazı işareti, yalnız tek sesleri değil, heceleri de ifade etmek için kullanılıyordu. Kamış bir kalem­le, yassı, kil levhalara (tablet) yazılan bu işaretler, çivi şekline benzediğin, den çivi yazısı adım aldı. Mezopotam­ya’nın edebi eserlerinin tespiti bu ya­zı sayesinde mümkün oldu.

Yakındoğu’nun eski imparator­luklarında en ilgi çekici edebi eserler evrendoğum mitleriyle kahramanlık mitleri konusundadır. Bunlar daha sonra İbrani efsanelerini ve bazı batı efsanelerini etkileyeceklerdi. Bu kah­ramanlık mitlerinin en anlatımlısı ve edebi bakımdan en önemlisi, şüphe yok ki Gılgamış Destanı’dır.

 

ANADOLUDA KURULAN

Anadolu, kuzeyden ve güneyden iki büyük denizle çevrilmiş ve bu sı­nırlar güneyde Toroslar, kuzeyde dağ silsileleri tarafından belirtilmiş oldu­ğundan ve bütün bu oluşum – doğu- batı ulaşımını kolaylaştırırken, kuzey- güney ulaşımını güçleştirdiğinden; her çağda, Ön Asya ile Avrupa arasında bir köprü olarak kabul edilmiştir. Ama Anadolu’nun, bu doğal coğraf­ya durumuna bakarak, yalnız bir köprü, ya da bir geçit olduğunu kabullenmek doğru değildir. Coğrafya bakımından bir bütün olan Anadolu’­da, en eski çağlardan beri, birçok ka­vim yerleşti ve bunlar kendilerine öz­gü gelişmeler göstererek yüksek ve ya­ratıcı kültürler meydana getirdiler. İş­te Anadolu’da en eski çağlarda mey­dana geldiği bilinen bu kültür gelene­ği, ülkeye daha sonra gelen bütün ka­vimleri etkisi altında bıraktı ve kendi boyundaki kültür gelişmesinin, ka­vimler göçlerinden mümkün olduğu kadar az etkilenmesini sağladı.

Anadolu’nun Yontma taş devriy­le ilgili problemleri henüz tam olarak çözülmüş değildir. Anadolu, bu çağ­da yoğun bir yerleşmeye sahne olmuş­tur.

Anadolu’daki Mezolitik çağ insa­nının çağdaşlarından daha ileri bir dü­zeyde olmasına rağmen, besinini avcılık ve toplayıcılıkla sağladığı ve ge­nellikle mağarada yaşadığı anlaşıl­maktadır.

Cilalı taş devrinin en önemli buluş­ları ziraatın keşfi ve domuz, öküz, ko­yun ve keçi gibi hayvanların evcilleştirilmesidir. Sistematik tarımın uygu­lanması, seramik imali, hayvanların evcilleştirilmesi ve insanların belirli bir yere yerleşmeğe başlaması nedeniyle bu çağ, uygarlık tarihinde bir evrim olarak tanımlanır.

Taş devri kültürlerinin son safhası olan Cilalı taş devrinin bitiminden sonra başlayan Maden çağı (Kalkoli­tik) Anadolu’da, yaklaşık olarak V. ve IV. binyıllarını kapsar. İleri üreti­ci devir olarak da nitelendirilen bu çağda Anadolu oldukça; yoğun bir yerleşmeye şahne olmuştur. Taş dev­ri ile Bronz devri arasında bir geçiş safhası olan bu çağın çok uzun sür­düğü, kazılardaki kalın katlardan an­laşılmıştır. Kalkolitik çağ kültürü Anadolu’da Cilalıtaş devrinde de ol­duğu gibi, bölgesel farklılıklar göste­rir.

Anadolu’da Kalkolitik devir kül­türünü Eski Bronz çağı izler. Bu kül­tür değişmesinin M.Ö. III. binyılın ortalarında meydana geldiği genellikle kabul edilir. Bu kültür birçok ülkede olduğu gibi, Anadolu’da da üç aşa­mada gelişmiştir: Yeni Bronz, Orta Bronz, Eski Bronz çağları. Yeni Bronz çağı Büyük Hitit İmparatorlu­ğu zamanına rastlar. Orta Bronz ça­ğı işe Asur ticaret kolonileri ve Eski Hitit devirlerini içine alır. Anadolu’­nun Eski Bronz çağma girişi, bazı ayrıntılar bir tarafa bırakılacak olursa M.Ö. 31. veya 30. yüzyılda meydana gelmiştir. Arkeolojik çalışmalar bu çağda Anadolu’da çeşitli şehir devlet­lerinin varlığını gösterir.

Anadolu M.Ö. II. bin yılın başla­rında çeşitli kollar halinde gelen Hint- Avrupalı kavimlerin istilalarına sah­ne olmuş ve bu yüzden etnik değişik­liğe uğramıştır.

 

HİTİTLER

M.Ö. 2000 yılma doğru Anadolu’­ya gelen Hititlerin kökeni konusuna da çeşitli görüşler vardır. Bazı tarih­çilere göre Hititler, diğer bütün Hint- Avrupalı kavimler gibi Batıdan, Boğazlar üzerinden Anadolu’ya geldiler. Daha çok filolojik araştırmalara da­yanan ikinci görüş. Hititlerin Kaf­kaslar üzerinden Anadolu’ya girdiği­ni, bir süre Yeşilırmak kavsi içinde oturduğunu, sonra daha batıda Kızı­lırmak kavsi içine yerleştiğini savu­nur.

Tarihçiler Hitit uygarlığını genel­likle üç bölümde incelerler:

  1. Eski Hi­tit Devleti (M.Ö. 1750-1460):
  2. Yeni Hi­tit Devleti (M.Ö. 1460-1190):
  3. Geç Hi­tit devletleri (M.Ö. 1190-715).

Eski Hitit Devleti Kuşşar şehrin­den gelen bir soylu aile tarafından ku­ruldu. İlk kral Pithana M.Ö. 1850 yıl­larında yaşadı. Oğlu Anitta isyanları bastırdı, başkentini Neşa (Kaneş) şeh­rine taşıdı. Torunlarından Labama {1680-1650) Eski Hitit Devleti’nin gerçek kurucusudur. Bu kral ve oğlu Hattuşil 1 ülkeyi genişlettiler. Başkent Hattuşil’e taşındı. Murşil Babil’e ka­dar bir sefer düzenledi. Bu yüksek medeniyetle temas Hititleri çok etki­lemiştir. Telepinu (1525-1500) kral ai­lesi için bir veraset kanunu hazırlaya­rak içeride asayiş,ve barış sağladı.

Büyük Hitit Devleti Tuthalya Iİile başlar: Bu devrin en önemli şahsiyeti Şuppiluliuma’dır (1380-1340). Hitit devletinin büyük bir bunalım yaşadı­ğı günlerde tahta çıkan bu büyük kral devletin düzenini sağladıktan başka büyük fetihlere girişti. Topraklarını genişletti. Müvatalli zamanında Orta­doğu’nun iki büyük devleti Mısır ve Hitit Devleti tarihin kaydettiği ilk bü­yük meydan savaşı yaptılar, Filistin ve Suriye hâkimiyeti için çekişme M.Ö, 1292 tarihinde Müvatalli. ve Ramses II.Yukarı Kadeş’te karşı kar­şıla geldiler. Bu savaşın kesin sonucu belli olmadı. Hattuşil III. ” devri (1275-1250) Hititlerin altın çağıdır. . Bundan sonra devlet giderek zayıflar.

1190 yıllarında çok büyük bir akın oluşturan Ege güçleriyle yıkıldı. Ege göçlerinden sonra Anadolu’­da ortadan kalkan Hitit ve Mitanni devletlerinin yerine Frig ve Urartu devletleri kuruldu. Mezopotamya’daki Büyük Kassit Devleti’nin yerini ise Asur Devleti ile Aramı kabilelerinin kurduğu şehir devletleri aldı. Urartu ve Frig devletlerinin etki alanı arasın­daki Kayseri ile Malatya bölgesinde Hitit Devleti’nin kalıntısı olan birta­kım küçük Geç Hitit prenslikleri bu­lunuyordu (M.Ö. 1190-715).

Aralarında en çok Kargamış Krallığı’nın bilindiği bu küçük prenslikler Asurlular tarafından birer birer orta­dan kaldırıldı.

 

FRİG VE LYDİA UYGARLIĞI

‘ Frigler Asur belgelerinde ilk defa; Müşki adı altında görülürler. Bu Trakyalı kavimlerin Hattuşas’ı tahrip etmeden önce de Anadolu’yu istilâ et­meye başladıkları ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleştikleri tahmin edi­lir. Ancak bu erken istilâ hareketle­rine rağmen Frig Devleti M.Ö. VIII. yüzyılın ortalarında kurulabildi. İlk kralları Gordios hakkında hiçbir bil­gi yoktur.

M.Ö. VIII-. yüzyılın son yarısında Frig Devleti Urartular’la birleşe­rek Asur akınlarını önleme yolunu tuttu. Ancak Gordios’tan sonra kral olan Midas, Asurhılar’la barış yapa­rak Asur tehlikesini atlatmayı bildi. Midas batıyla, doğu sorunlarını çö­zümledikten sonra ilgilenmeye, başla­dı. Kıta Yunanistan’ı ile dostça iliş­kiler kurdu.

M.Ö. 700 yıllarına doğru Kafkas­lar yoluyla Anadolu’ya giren Kimmer kabileleri önce Urartu bölgesinde bir süre kaldıktan sonra, Urartu kralla­rının ustaca kullandıkları bir siyasî manevrayla batıya doğru harekete ge­çirildiler. Bu akınlara karşı koyama; yan frig Devleti Kimmerler tarafın­dan tahrip edildi. Kimmerler’Ie yapı­lan bir savaşta yenilen Midas, üzün­tüsünden öküz kam içerek intihar et­ti (M.ö. 676), Frig başkenti Gordion’da (Yassıhöyük) yapılan kazılar bu istilânın ne kadar tahrip edici olduğu­nu göstermiştir. Midas’ın ölümünden sonra Frig Devleti büsbütün ortadan kalkmadı, ama artık büyük bir siyasî: etkisi de kalmadı.

Frig Devleti’nin yıkıldığı, Batı Anadolu’nun Himmer kabileleri tara­fından yağma edildiği yıllarda, batı­da Lydia krallığı parladı. M.ö. II. binyılın ikinci yarısından beri Batı Anadolu’da izlerine; rastlanan bu krallık, ancak M.Ö. VII yüzyılın baş­larında siyasî bir güç olarak kendinj ön Asya’ya kabul ettirdi-.

Ancak kısa süre sonra yine Kim- mer akınları başlar. Gyges, sonra Ardys fetihler yaptılar. Batı Anado­lu Yunan şehirlerine akınlar yaptılar. Sadyattes’in oğlu Alyattes (618-560). Lydia krallığının büyük fatihlerinden biriydi. Tahta çıkar çıkmaz, Sadyat- tes döneminde sarsılmaya başlayan devletin itibarını düzeltmeye çalıştı. Kısa sürede Kızılırmak (Halys) neh­rine kadar olan büyük bir krallık meydana getirdi. Med kralı Kyaksa- res’le güneş tulunca son bulan meş­hur “Kızılırmak Savaşı” yapıldı (M.ö. 585). Oğlu Kroisos (560-547)’- un zenginliği efsanelere geçti. Ama Pers kralı Keyhüsrev’e yenildi, esir düştıi (M.ö. 547) ve ön Asya Perslerin eline geçti.

 

URARTU UYGARLIĞI

Anadolu’nun batı ve orta kısım­larında Frig ve Lydia krallıklarının hüküm sürdüğü bir sırada, Doğu

Anadolu yüksek yaylasında da Urartu krallığı önemli bir rol oynuyordu. M.ö. XV. yüzyılın sonlan ve XIV. ‘ yüzyılın başlarında, Mitanni krallığı­nın yıkılmasından sonra Doğu Ana­dolu yüksek yaylasında yaşayan ka­vimler; aynı çağda Kuzey Suriye’ye doğru yayılmaya başlayan Hititler’le ilişkilerini sürdürmüşler ve bu ilişki­ler yayla bölgesinin kültürel gelişme­sinde önemli bir rol oynamıştı. M.Ö. 1200 tarihlerinde Büyük Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmaya başladığı sı­rada, Doğu Anadolu yaylasında yaşayan kavimler oldukça yüksek bir kültüre ve iktisadî düzeye gelmiş bulunuyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak, bu dağ ve yayla kavimleri, aralarında güçlü bir birlik kurdular. Bu kavimler hakkında ilk bilgiler M.Ö. XIII. yüzyıla ait belgelerden edinilir. “Uruatri” adlı ilk kez Salmanassar I yazıtlarında geçmektedir.

Asurca olan bu ad, etnik bir söz­cük olmayıp “dağlık bölge” anlamın­da kullanılmış coğrafi bir terimdir.

Hurri beylikleri Asur gibi, örgüt­lenmiş bir devlete daha iyi karşı ko­yabilmek için, M.Ö. IX. yüzyılın ilk yarisinda, Asur baskısının arttığı bir sırada, birleşerek Urartu Devleti’ni kurdular.

Urartulâr M.Ö. X. yüzyıldan iti­baren kendi ülkelerini “Biaini ülkesi” olacak adlandırdılar. Devlet genişle­di ve kuvvetli bir merkezi idareye ka­vuştu. M.Ö VII. yy ortalarında gü­cünün doruğuna erişti. M.Ö. 734′ten itibaren ardarda Asur saldırılarıyla geriledi. Bu dönemde kuzeyden Kimmerler de Doğu Anadolu’ya girdiler.

Bundan sonra yeniden güçlenen Urartu “Rusahinili” şehrini kurdu ve merkez yaptı. Ama yeniden devlet za­yıfladı ve M.Ö. VI. yy başında Medlerce yıkıldı.

 

kaynak:Dünya Tarihi Ansiklopedisi-MİLLİYET YAYINEVİ-1991