namık kemalin hayatı ve eserleri hakkında bilgi


Tüm dijital fotoğraf makinesi fırsatları için tıklayın !


namık kemalin hayatı ve eserleri hakkında bilgi

NAMIK KEMAL, şair ve yazar (Te­kirdağ 1940-Sakız Adası 1888), Asıl adı: Mehmet Kemal. Annesi küçük yaşta Ölünce dedesi vali Abdüllatif Paşa’nın yanında büyütüldü; onun çeşitli illerdeki (Kars, Sofya…) görevi sıra­sında özel hocalar önünde yetişti, za­manının kültürlü bir kişi için  koşul saydığı bilgileri edindi. 17-18 yaşların­da. (1857-1858) babasının yanına İs­tanbul’a geldiği zaman hem evli, hem klasik şiir yolunda yazılmış bir divançe sahibi olduğuna dikkat çekilir. Ta­nışıp etkisinde kaldığı Şinasi’nin yol göstermesi üzerine Fransızca da öğ­rendiği biliniyor. Bu dönemde, Musta­fa Eşref Paşa’nın (1819-1894) yazdığı mahlasnameye uyarak Nâmık takma adını aldı (yazıcı, kâtip).

Divan şiiri yolunda ürün vermeyi başlıca iş edi­nen günlük arkadaşları arasında şiir yeteneğiyle göze çarptıysa da asıl kişi­liğini besleyecek batı dünyası düşünce ürünleriyle daha birkaç yıl sonra ilişki kuracaktır. Tercüme Odasına geçince (1863) yeni bir dünyaya girmiş oldu, Tasvir-i Efkâr’da yazmaya başladı, Şinasi’nin ikinci kez Paris’e gidişi (1865) sırasında gazetenin yönetimini üstlen­di. Meşrutiyet yönetimini amaç edinen bir gençler kümesi Genç Osmanlılar ya da Yeni Osmanlılar içinde yer aldı­ğı, gazetenin 1867 kararnamesine uy­madığı gibi gerekçelerle Erzurum vali muavinliğine atanınca arkadaşlarıyla birlikte Mısırlı Mustafa Fazıl Paşa’nın (1829-1875) çağrısını kabul edip Av­rupa’ya kaçtı (17 Mayıs 1867), Londra’ da Hürriyet gazetesinin yayınma katıl­dı. “Birinci derecede merdim” dediği veliaht Murat Efendi ile ilişkisini ko­rudu, “velinimet” diye andığı Mustafa Fazıl Paşa’ya hiçbir zaman saygısızlık etmedi (1870). Gazeteciliğini İbret’te sürdürdü 1872), gazete dört ay süreyle kapatılıp kendisi de Gelibolu mutasar­rıflığına gönderilince edebiyat ürünle­rine emek verdi.

1 Nisan 1873’deki Vatan Yahut Silistre oyununun yarattı­ğı halk coşkusuna neden olduğu gerek­çesiyle kal’abend olarak Magosa’ya (Kıbrıs) sürüldü (9 Nisan 1873), 38 aylık yalnızlık köşesinde ömrünün en verimli dönemini yaşadı. Sınırlı bir öz­gürlük içinde geçmesi, mektuplaşması, ziyaretçi kabul etmesi yasak olmadığı için durmaksızın çalıştı. Abdülaziz’in tahttan indirilişini (30 Mayıs 1876) iz­leyen günlerde yurda döndü. Abdülhamit’in saltanat başlangıcında (31 Ağus­tos 1876) Şurayı Devlet üyesi oldu, Kanun-i Esasi hazırlıklarına katıldı, yeni padişahla çeşitli görüşmeler yaptı, Anayasa 23 Aralık 1876’da duyurulup açıklanınca 113. maddeye dayanan pa­dişah, Sadrazam Mithat Paşayı azlede­rek yurt dışına çıkmasına neden oldu (5 Şubat 1877). Meclis-i Mebusan 19 Mart 1877’de açıldıysa da 93 Harbi yüzünden 24 Nisan 1877’de süresiz ta­til edilince Namık Kemal de jurnal üzerine tutuklandı; suçsuz bulunduğu bir duruşmadan sonra Midilli’ye gön­derildi, padişah kendisine aylık bağla­dı (1878), iki buçuk yıl sonra adanın yönetimine atandı (mutasarrıf), ama yayın yaşamına izin verilmedi. Bu dö­nemi kırgın, durgun ve yorgun geçti. Edebiyat ve tarihle uğraştı. Rodos (1884 -1887) ve Sakız mutasarrıflıkla­rına (1887) gönderildi, 2 Aralık 1888′ de orada öldü. Vasiyeti padişaha ileten Ebüzziya Tevfik’in ricası üzerine Bolayır’daki türbesine gömüldü. Gerekli giderler padişah tarafından karşılandı­ğı gibi cenazesi de saray yatlarından biriyle taşındı, bir deprem yüzünden kubbesi yıkılmış olan türbenin planım şair Tevfik Fikret yapmıştı.

Tanzimat dönemine damgasını vuran kişi Namık Kemal’dir. Kısacık ömrüne sığdırdığı büyük emek, yaşamıyla ese­rinin birini bütünleyen ölçülü denge­siyle bize yeni bir insan-ve yeni bir edebiyatçı örneği getirir. Topluma açık kişiliğiyle her önemli soruna el atmış; ipuçlarını yakaladığı bütün konularda büyük bir sesin yankısını yaratmıştı. İnanmış bir “misyon” adamı yürekliliğiyle Tanzimat döneminin aradığı bi­reşimi bulmaya uğraştı. Hem Osmanlı­ca, hem özgürlükçü, hem İslâmcı, hem meşrutiyetçi, hem ülkücü, hem gerçek­çi, hem doğulu, hem batılı oldu. Ro­mantik bir coşku ve sevgiye de dayan­sa Namık Kemal’in bağımsız Osmanlıcığı, yurtseverliği, bir ülküye adanmış vazgeçmez kişiliği, Batı dünyasına karşı bir İslâm birliği sağlama özlemi, insanoğlunun irade ve eylem gücüne inanan örnek direnişi, şiiri yanı sıra düz yazısını da heyecanlı bir yüreğin buyruğuna veren söylevci gücü, çağma ve çağından sonraki kuşaklara uzanan etkisinin çeşitli yanlarıdır. Kendinden sonraki edebiyatçıların hepsi onun iz­lerini taşırlar. Çağdaş bir ülkü olma­makla birlikte onun temsil ettiği meşrutiyetçi-özgürlükçü-İslâmcı-Osmanlı yurtseverliği, bütün bir cephe sağlar. Şiirleri, gazeteler dolduran makaleleri, altı tiyatro eseri, iki romanı yaşamöyküleri (biyografi), tarihi, eleştirmeleri ve mektuplarıyla durup dinlenmeyen bir yazarlık çabasındadır. Odak nokta­larından biriyle “vatan ve özgürlük şa­iri” diye tanımlanıp anılması, topluma doğrulukla adanmış çıkarsız bir ülkü­yü belirler. Şiirlerini sağlığında kitaplaştırmadı; ölümünden sonra toplandı

Eserleri

  • Vatan Yahut Silistre (1873).
  • Zavallı Çocuk (1873),
  • Akif Bey (1874),
  • Gülnihal (1875),
  • Celâlettin Herzem§ah (1885),
  • Karabelâ (öl.s. 1910).
  • İntibah (1976),
  • Cezmi (1. cilt, 1880).
  • Tahrib-i Harâbat (1885),
  • Takip (1885).
  • Renan Müdafaanâmesi (1908, 1962),
  • İrfan Paşaya Mektup (1887),
  • Mukaddeme-i Celâl (1888).
  • Devr-i istila (1871),
  • Bakira-ı Zafer (1872),
  • Evrâk-ı Peri­şan (1872, 1972),
  • Kanije (1874),
  • Si­listre Muhasarası (1874, 1946),
  • Os­manlı Tarihi (öl.s. 1975).
  • Rü­ya (1893).

kaynak:Alfabetik Okul Ansiklopedisi -GÖRSEL YAYINLAR 1998